Halk
arasında en çok bilinen ve çok kişinin
yakalandığı mide hastalığı ülserdir.
Aslında ülser hastalığı, daha sık
olarak midenin devamı olan ince barsak
kısmı yani on iki parmak barsağında
( duodenum) olmasına rağmen her iki
yerdeki ülsere de genel olarak ülser
hastalığı denir.
Ülser; mide ve barsağın iç yüzünü
kaplayan ince duvarın yaralanarak
açılmasına verilen haldir. Kadife
kadar yumuşak olan, ağzımızın içini
kaplayan bu dokuya mukoza denir.
Çeşitli etkenler bu hastalığı meydana
getirebilirse de en önemli faktör
bulaşıcı bir mikrop olan "Helikobakter
Pilori" nin ağızdan alınmasıdır.
Yeni keşfedilmiş olan bu mikrop asite
dayanıklı yapısı ile midenin kuvvetli
asiti içinde yaşamını ve üremesini
sürdürür. İlk alındığında midede şiddetli
bir iltihap yapar, buna gastrit adı
verilir.
Gastritli hastada mide ağrıları, yanmalar,
gaz, geğirme, ağız kokusu gibi şikâyetler
olur. Bu durum yıllarca sürebilir.
Kişinin direncine bağlı olarak ya
ülser çabuk ortaya çıkar veya uzun
süre sonra daha şiddetli ağrılarla,
hatta kanama ile hastayı doktora gitmeye
zorlar.
Ülserde artık midenin içini kaplayan
duvar bozulmuş olup zımba ile delinmiş
gibi içi çukur ve kanamaya hazır veya
kanayan bir görünüm vardır. Hasta
tedavi edilmediği takdirde tehlikeli
kanamalar ortaya çıkabilir ve daha
ileri giderse mide duvarı delinerek
hastanın hayatı tehlikeye girebilir.
Mide ve duodenum ülserinde hastanın
başlıca şikayetleri; midede yanma
hissi, yemeklerle oluşan ağrılar,
iştahsızlık, paslı dil, sinirlilik
hali, hazımsızlık, mide ekşimesi ve
ağırlık hissi vardır. Hastanın ağzına,
sık sık ekşi su gelir. Şiddetli ağrılar
nedeniyle hasta gece uyuyamaz. Ağrı
karın bölğesinde olur bazen ilerlemiş
ülserlerde sırta da vurabilir.
Bu bahsettiğimiz mikroptan başka ;
fazla içki, sigara, stresli hayat,
alınan ağrı ilaçları, asitli, acılı
ve zararlı yiyecekler, fazla içilen
çay, kahve veya asit yapıcı meşrubat
da gastrite ve ülsere sebep olabilir.
Ülser hastalığının teşhisi zor değildir.
Tecrübeli ve bu konuda eğitimli bir
hekim hastayı dinleyip muayene ederek
ve gerekirse röntgen veya endoskopik
muayeneler yaparak hastayı kolayca
teşhis eder.
Tedavide; eğer bulunmuşsa öncelikle
Helikobakter Pilori mikrobu ortadan
kaldırılır. Bunun için uygun antibiyotikler
ve bazı mide ilaçları beraber kullanılır.
Son yıllarda bu mikrobun uzun süreler
midede taşındığında mide kanserine
de sebep olabileceği gerçeği ortaya
çıkarılmış ve mikrop uluslar arası
tıp literatüründe birinci derecede
"kanser yapıcılar" listesine
dâhil olmuştur. Bulaşması insanlar
arasında yakın ilişkiler, bulaşık
kaplar, öpüşme, su veya kirli yiyeceklerle
olur. Mide problemi olan herkeste
aranması ve tedavi edilmesi gerekir.
Sindirim
sisteminde ülser kanser gibi organik
hastalıklar olduğu kadar onlardan
daha sık olarak görülen sinirsel ,
ruhsal hastalıklar vardır. Yemek borusundan
başlayarak makata kadar uzayan bir
tüp gibi olan bu sistemde; yemek borusu,
mide, ince ve kalın barsaklar bulunur.
Bu organların hem salğı hem hareket
durumlarını otomatik sinir sistemi
sağlar. Yenilen yemeğin cinsine ,
sıvı veya katı oluşuna, sıcaklığına,
miktarına bağlı olarak bu sistem ayarlamalar
yapar. Gece, gündüz, istirahatta hep
farklı çalışır. Bunun yanında şahsın
ruhsal durumu da mide ve barsakların
hem salğı hem hareket sistemini etkiler.
Huzursuz, endişeli, korku içinde,
depresyonda veya müzmin bir stres
altında olan kişilerin tüm sindirim
sistemi bozulur. Mide asit salğılaması
artarak midede yanmalar bulantılar,
kusmalar yapabilir.
Barsak hareketleri, ruhsal bozukluklara
iki şekilde cevap verir. En sık gördüğümüz
müzmin kabızlıklardır. Hastalar karında
aşırı şişkinlik, kabızlık, hazımsızlık,
karında dolaşan ağrılar, bulantı gibi
şikâyetlerle çok doktor dolaşırlar.
Genellikle birçok tetkik yapılmasına
rağmen organik bir bulguya rastlanmadığından,
çare bulunmaz bir hastalık gibi telakki
edilir. maalesef bazı hekimlerde hastaya
bu hastalık geçmez "ömür boyu
çekeceksin" gibi onları daha
çok depresyona sokacak ifadeler kullanır.
Aslında bu doğru değildir.
Hastalığın ikinci formu; devamlı veya
aralıklı gelen ishal durumlarıdır.
Mikroplara bağlı ishallerden ayrı
olarak sadece barsak hareketlerinin
artmasına bağlı bu hastalıkta, günde
on kereye varan ishaller olabilir,
ayrıca karında gaz ve ağrılarda olur.
Bu durumdaki hastada hayatından bıkma
söz konusu olup, çok fazla doktor
dolaşırlar.
Bu hastalık daha çok gelişmiş ülkelerin
hastalığı olup insan topluluklarının
%20 sinde görülür. En önemli konu;
bu hastalığın şikayetlerinin benzerliği
nedeniyle ülser ve özelliklede kanserle
karışmasıdır. Zira bazı irritabl kolon
vakalarında şikayetler o derece şiddetlidir
ki hekimi de yanıltabilir. Acil olarak
gece şiddetli karın ağrısı kusma gibi
bulgularla gelen hastalar nadiren
de olsa appendisit tanısı ile ameliyat
olabilirler. Hastaların iyi tetkik
edilmesi ve gerektiği gibi ruhsal
tedavinin de yapılması gereklidir.
Karaciğer
vücudumuzun en önemli organlarından
biridir. İnsan, kısa bir süre dahi
karaciğerin çalışmasının durması halinde
yaşayamaz. Binlerce kimyasal reaksiyon,
yediğimiz besinlerin düzenlenerek
vücuda yararlı hale getirilmesi, bazı
maddelerin depo edilmesi, aldığımız
zararlı, zehirli maddelerin atılması,
hayati önemi olan hormonların yapılması
ve daha birçok işlem karaciğerde gerçekleşir.
Bu hayati organ oldukça dayanıklı
çabuk hastalanmayan, hastalandığını
gizli tutan fakat bozulduğu zamanda
tedavisi zor bir organdır.
En sık rastlanan hastalığı virüslere
bağlı olan hepatitlerdir. Karaciğeri
sıklıkla tutan başlıca virüsler A,
B ve C virüsleridir ki yaptıkları
hepatit kendi adları ile anılır. Bunlardan
A hepatiti sularla ve yiyeceklerle
yani ağızdan geçen bulaşıcı bir hastalıktır.
Genellikle büyük risk taşımaz, çocuklukta
birçok insan buna yakalandığını dahi
fark etmeden geçirir ve ömür boyu
tekrarlamaz.
Tehlikeli hepatitler B ve C hepatitidir.
Bu iki virüs insana kandan bulaşır.
Kan nakillerinde, cerrahi ameliyatlarda,
diş çekimlerinde, yapılan enjeksiyonlarda,
pansumanlarda, dövme yaptıranlarda,
kulak delmelerinde, manikür, pedikür
esnasında, yaralanmalarda, hastalıklı
kişi ile cinsel ilişkide, homoseksüel
ilişkide bu mikroplarla bulaşma olur.
Mikrop alındıktan 2-6 ay sonra sarılık
ortaya çıkabilir veya hasta hiç farkına
varmaz. Bu arada sadece hafif bulantı,
halsizlik, karında gaz, idrar rengi
koyulaşması, iştahsızlık gibi çok
özel olmayan belirtiler olabilir.
B ve C hepatitlerinde kronikleşme
yani hastalığın ilerleyerek siroza
kadar gitmesi olasılığı vardır. C
hepatitinde bu olasılık daha fazladır.
Hastalığın ilerlemesi ile yukarıda
bahsedilen şikâyetler artar sarılık
ortaya çıkar, 6 aydan fazla bu durumun
devam etmesi ile kronik (müzmin) hepatit
tanısı konur.
Tanısının konması kandan yapılacak
karaciğer testleri ve ultrasonografi
ile gerçekleşir. Gerekirse karaciğerden
özel bir iğne yardımı ile biopsi alınarak
hastalığın derecesi ve cinsi anlaşılabilir.
Tanı konduktan sonra hasta tedaviye
alınır. Günümüzde bu virüsleri tamamen
öldürecek ilaçlar mevcut değildir.
Ancak üremeleri durdurulup hastanın
siroza kadar gitmesi önlenir. İlaçlar
ağızdan ve enjeksiyon şeklinde 6-12
ay kadar kullanılır. Hastanın yıllarca
takip edilmesi şartdır.
Hepatit B uygun aşılamayla önlenebilen
bir hastalıktır. Bu yüzden ülkemiz
de dâhil olmak üzere tüm dünyada bu
virüse karşı yoğun bir aşı kampanyası
başlatılmıştır. Artık çocukların aşı
takvimlerinde hepatit B aşısı rutin
olarak yer almaktadır. Başta risk
altında olanlar olmak üzere tüm bireyler
Hepatit B'ye karşı aşılanmalıdır.
Ailedeki fertlerden birinde taşıyıcılık
olması durumunda tüm aile bireyleri
aşılanmalıdır.
Hepatit B virüsü taşıyan biriyle temas
edilmesi durumunda (cinsel ilişki,
kan alınması esnasında iğne batması,
otomobil kazasında yaralanma, ameliyat
ekibinin eline iğne batması, aynı
ortamda yakın ilişki içinde bulunmak
gibi) aşısız olan kişiye temastan
sonraki ilk 48 saat içinde koruyucu
Hepatit B immun serumu uygulanır ve
aşı başlanır. Maalesef henüz C hepatitine
karşı bir aşı geliştirilememiştir.
Kronik hepatitler uzun yıllar sonra
siroza veya karaciğer kanserine de
yol açabilirler. Bu durum takip eden
hekim tarafından dikkatle incelenir
ve gerekli önlemler alınır. Hastaların
alkolden uzak durmaları son derece
önemlidir.
Karaciğer kanserine bu virüslerden
başka besinlerdeki küf mantarları,
besinlere katılan boyalar, bazı zehirli
maddelerde sebep olabilir. Tarım ilaçları
ve besinlere renk vermesi için kullanılan
boyalara çok dikkat edilmesi gerekir.
Ülkemiz gibi meyve , sebzesi bol ve
ucuz olan bir ülkede daima doğal ve
temiz ürünlerle beslenmeye dikkat
edilmelidir.
Karaciğerde ayrıca kist ve apselerde
olabilir. Bunlar ultrasonografik yollarla
kolayca teşhis edilip tedavi edilirler.
Mide
kanseri, sindirim kanserleri arasında
en sık rastlanan bir kanser türüdür.
Genellikle orta yaş sonrasında ortaya
çıkar; erkeklerde kadınlara göre biraz
daha sık görülür. Ülkemizde, Doğu
Avrupa, ve Asyada sık; Amerika kıtasında
biraz daha seyrek rastlanır. En çok
görüldüğü ülke Japonya dır.
Çevresel şartlar, yenilen besinlerin
cinsi, içki, sigara, tuz gibi faktörlere
bağlı olarak meydana geldiği bilinir
fakat 1982 yılında midede yaşayan
bir mikrobun keşfedilmesinden sonra
bu mikrobun da mide kanseri yapabileceği
anlaşılmıştır.
Bu hastalığın başlangıçtaki şikâyetleri
basit bir gastrit veya mide ülserinden
farklı değildir. Başlıca şikâyet mide
ağrısı, yanması, doygunluk hissi,
sindirim zorluğu, gaz, geğirme, iştahsızlık,bulantıdır.
Hastalık ilerledikçe kilo kaybı başlar,
ağrılar artar ve mide ilaçlarına cevap
vermez olur. Kanserin mide içindeki
yerine göre bulantı,kusmalar ve kanama
başlar, ağrı bele ve karının başka
bölgelerine de yayılabilir.
Yayılımı oldukça erken başlar ve öncelikle
mide etrafındaki lenf düğümlerine
ve karaciğere olur. Karaciğer tutulumu
tedavi için oldukça güç durumlar ortaya
çıkarır.
Teşhisi genellikle geç olur, zira
hastalar erken dönemlerde mide şikayetlerini
pek ciddiye almaz hekime başvurmaz
ve ev ilaçları ile uzun süre vakit
geçirirler. Bazı anti asit ilaçlar
da hastayı geçici olarak rahatlattığından
doktora gitmekte geç kalırlar. Hekime
başvurulduktan sonra teşhis çok zor
değildir. Tecrübeli bir hekim hastanın
ifadesinden ve fizik muayeneden sonra
gerekirse röntgen ve endoskopik tetkikler
de yaparak tanıyı koyar ve süratle
tedaviye girişir.
Teşhiste zor olan henüz başlamakta
olan mide kanserini tanımaktır. Helikobakter
Pilori isimli mide mikrobunun bulunduğu
midelerde ilerde kanser çıkabilecek
tipte gastritler ortaya çıkar. Bu
tip hastaların teşhisi röntgen tetkikleri
ile ortaya çıkarılamaz, çünkü röntgen
muayenelerinde mide iç duvarındaki
renk değişimi, çok küçük milimetrik
değişimler görülemez . Bu tip gastritler,
deneyimli gastroenterolog endoskopistler
tarafından endoskopik muayene ile
tanınır ve mide iç duvarından şüpheli
yerlerden alınan biopsilerin incelenmesi
sonucunda doğru teşhis yapılır.
Bu şekilde erken yakalanan mide kanserinin
tedavisi yüz güldürücüdür . En başarılı
tedavi bu tip hastalarda gerçekleşir.
Her kanserde olduğu gibi mide kanserinin
de tedavisi öncelikle cerrahidir.
Hekiminin ameliyat tavsiye ettiği
hasta hiç tereddüt etmeden bu fikri
kabul etmeli ve ilerde vahim sonuçlara
yol açacak durumlara düşmemelidir.
Ameliyatsız, sadece ilaç vererek mide
kanserinin tedavisi mümkün değildir.
Ancak ameliyattan sonra veya ameliyat
ile beraber gerekli kemoterapi veya
radyoterapi yapılabilir.
Mide şikâyeti olan ve ilaçlara rağmen
geçmeyen herkesin öncelikle bu hastalığı
atlamamak için uzman bir hekime danışması
hayat kurtarıcıdır.